Afifemin Çiçekleri

Çok değil daha bir yıl önce, hediye gelen orkideleri bile canlı tutamayıp patır patır öldüren ben, nasıl oldu da envai çeşit ağaca, çiçeğe, kaktüse bakan bir bahçıvana dönüştüm?

 

Hep Afifemin yüzünden!

Afife benim haminnem. Geçen yıl 3 Martta, 96 yaşında aramızdan ayrıldı. Giderken bana ne bıraktığını anlamam biraz zaman aldı…

En kıymetlileri çiçekleriydi. Onlarla hep konuşur, sohbet ederdi. Yatıya kalınacaksa bir yerde, gitmezdi çiçeklerim beni özler diye. Çocukken hatırlarım, yazlığa geleceği zaman gidip bütün çiçekleriyle birlikte toplar getirirdik onu. Ancak öyle içi rahat ederdi.

Yoksa daha iki günden toparlanır “Çiçeklerim susuz kaldı, küserler şimdi bana” der giderdi. Anneannemin anlattığı, son günlerinde “Çiçeklerime ne olacak?” diye dertlenirmiş. En sonunda bir kısmının mezarına dikilmesini, kalanların da bize dağıtılmasını istemiş.

Öyle de oldu. Haminnem gitti, çiçekleri kaldı. Bize gelenler kılıç çiçeğiyle kadifesi. Önce pek oralı değildim, çünkü kendime pek güvenmiyorum bu konuda.

“Ben kim çiçek bakmak kim? Daha hediye gelen çiçekleri bile canlı tutamıyorum.” derken, birkaç ay içinde kendimi oradan buradan sukulentler alırken, işten eve dönerken son anda geri dönüp seraya çiçek sorarken buldum.

İkiydiler, beş oldular, sonra onbeş, şimdi kimbilir kaç! Afifemin çiçekleri kalabalık yaşamaya alışık, arkadaş istiyorlardı besbelli..

Benimse durumum biraz enteresandı. Eskiden ölmesinler diye suya, çiçek coşturana ve aşırı ilgiye boğduğum çiçekler çoktan toparlanıp gitmişti. Çiçek bakmanın hayli ironik stresi (!) de onlarla birlikte hayatımdan çıkıp gitti…

Öncelikle modern insanın “başarı odaklı”, sabırsız kontrolcülüğünden muzdarip olduğumu kabullendim. Bir durdum, nefeslendim.

Sahi haminne nasıl yaşardı? Usul usul. Bastığı yer incinecekmiş gibi nazik. Ve sabırlı. “Öğrenebilirim.” dedim.

Bana öğretmelerine izin verdim…

Yavaşlayınca, yavaş yavaş anlamaya başladım.

Onları benim “yaşatmadığımı” mesela…

Çok fazla vermenin, hiç vermemekle aynı şey olduğunu,

Dengenin, yeteri kadarını yapıp sonra kenara çekilmeyi bilmenin önemini,

Sabretmeyi,

Onların ritmine uymayı öğrendim.

Ve insanlara ne çok benzediklerini gördüm.

Aylarca ölü duran bir şeyin, zamanı geldiğinde nasıl patlayıp yeşerdiğini gördüm. Yaşama arzusunu, güneşe dönmeyi, güneşten kaçmayı, korunmak için kızarmayı, renk değiştirmeyi, hayatta kalmak için neler yaptıklarını gördüm.

Terapistlikle bahçıvanlığın ortak yanlarına gülümsedim. Sessizce büyüyen şeylerin güzelliği, anlatılmıyor.

Yine, yeniden, her şeyin aslında aynı şey, “tek bir şey” olduğunu gördüm.

Bana bir sürü şey anlattılar bu yıl…

Mesela, bir gün elimdeki bodur kaktüsü dik bir şekilde yere düşürdüm, tepesi zedelendi sonra kabuk bağladı.

Yara gibi görünen kabuğa her gözüm takıldığında, dedim ki içimden “Ah keşke düşürmeseydim”, “Kötü de görünüyor böyle”. Yaptığım aranjmanlara yakıştıramadım onu, teraryum yaparken falan hep daha cool arkadaşlarını seçtim.

Yaklaşık 8 ay öylece durdu, sonra bir sabah o “defolu” gördüğüm yerden iki topçuk daha çıkardı. Gördüğüm anı hiç unutmuyorum, hem sağlam bir ders hem de çok güzel bir hediyeydi.

Çocuk gibi sevindim kaç gün, yerimde duramadım. Gidip gelip herkese gösterdim onu. Adaptasyonu anlatıyordu bana…

Hayatta başına her şey gelebilir. Misal düşer kafanı yararsın. Önce derin bir şok. Daha demin yerli yerindeydi her şey! Nasıl olur?

Sonra suçluluk, “Adımımı doğru düzgün atsaydım bunlar gelmezdi başıma!”

Sonra yavaş yavaş kabul… Evet durum bu.

Kabuk bağlar, iyileştirirsin ama eskisi gibi olmaz. Biraz durulur dinlenirsin, dinlenirken düşünürsün, “Ne yapsam?” diye.

Sonra başka bir şey gelir aklına, öyle bir şey ki kafanı yarmasan hayatta gelmezdi aklına!

Normalin kesintiye uğradığı yerde yaratıcılık girer devreye. Çünkü girmek zorundadır.

Adaptasyon hayatta kalmanın temelidir. Ama “nasıl” adapte olacağını sen seçersin.

Bizimki demiş ki, ben buradan iki topçuk çıkartırım arkadaş!

Daha önce yapan var mıymış, “Bizim familya buna ne der?” umursamamış. Hayat devam edecek.

Düşüp kuruduğu yer iyileşince, “yeni” şeyler gelecek… Daha bunun gibi sayısız hikaye…

Evde, ofiste, camın önünde, masanın üstünde, baktığım her yerde.. Görmek istediğinde tüm sabrı ve milyonlarca yıllık bilgeliğiyle anlatmaya hazır hepsi…

Velhasılı kelam, Afifemin kadifesine iyi baktım. Yerini sevdi coştu, kılıç çiçeği güçlendi serpildi, dört saksıya yayıldı. Sukulentleri yapraktan çoğalttım, her yaprağında bitkinin kendisi saklı! Okudum, yazdım, baktım, dinledim. Gittiğim her yerde önce bitkileri görür oldum. Ve görebildiğim her an şükrettim. Ben bitkileri “yaşatmaya” çalışırken, onlar benim gözümü açtı.

Evet, gözüm açıldı.

Farkındalık dediğimiz şey tam da bu ya işte:

Daha önce hiç görmediğin, ama hep orada olan bir şeyi görmeye başlamak.

Başka bir gözle baktığında, algı eşiğinden sızıp kendini göstermesi. Onu içeriye alman. Farkındalığın artması, o yüzden sihir gibi bir şey işte. Ve hep şaşırtıcı, hep coşkulu. “Aa bunca zaman bu buradaymış, ben nasıl görmemişim? Oysa hep baktığım yer!”

Gözümü açtın haminne. Konuşuyorlarmış gerçekten, dinlemeyi bildiğinde.

Ve bu sabah kalkar kalkmaz pembe kazağımı çıkardım dolaptan. Bugün Afife’nin sevdiği renkleri giyip pembeli morlu toplandık ailecek.

Bayram ziyaretlerinin vazgeçilmezi, meşhur tavuklu pilavından yedik. Helva kavurduk, öyle az şekerli sevmez, şekerini biraz fazla koyduk. Hep tarifini verdiği karpuz pekmezinden, hikayelerinden konuştuk.

Yıllarca okuyup eskittiği, sonra torununa hediye ettiği Kuranından ona dualar okuduk. En arka sayfasını açtım, “Saadet” yazıyor. Çünkü ismi Saadet Afife.

Benim için Saadet ismine en çok yakışan kadın. Öyle mutluluktan sevinçten saadet değil ama, ağız dolusu gülmelerin ya da çok muhteşem bir hayatın saadeti de değil.

Sessiz, sakin ve huzur veren bir varoluşun saadeti. Yürüyüşü, yumuşak ses tonu, yüzünün belli belirsiz tebessümü.. Ve bir de çiçekleri…

Nur içinde yat Afifem. Şükür, teşekkür ve minnetle…

Yazıdan etiketler
Diğer yazıları A. Cansu Kamar

İçimde Kavuşmayan İki Ülke: Yapmak ve Olmak Ülkesi

Sizi bilmem ama kendimi bildim bileli içimde beni çekiştirip duran iki uç...
Devamını Oku

1 Comment

  • Hep dilimizde olan ama beynimizde tam yerine oturtamadığımız “farkındalık” anlayışı ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Kayıplardan bile anlamlı kazanımlar çıkartabilmek çok büyük bir başarı.Tebrik ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir