İçimde Kavuşmayan İki Ülke: Yapmak ve Olmak Ülkesi

Sizi bilmem ama kendimi bildim bileli içimde beni çekiştirip duran iki uç var. Bunlar sanki iki ayrı kara parçası, ikisinin ortasında da kocaman dalgalı bir deniz. Aralarında ne bir köprü ne kayık… Vay haline birinden öbürüne geçmek isteyenin!

Tamamen bağımsız ve birbirinden pek haz etmeyen iki ülke gibiler. Ben bu iki ülkeye “yapmak” ve “olmak” ülkesi diyorum…

Mesela “Yapmak” ülkemin sakinleri, sakinliği hiç sevmez. Pek uyumayan ve bununla övünen kalabalık bir şehrin göbeğinde hava aydınlanmadan çalan alarmlarıyla uyanır, sabah kahvelerini aceleyle yolda içerler.

Devamlı ellerinde telefon, ya bir iş halleder, ya da boş kaldıkları her anda bir şey okur, dinlerler.

Zamanı “optimum” kullanmaya ant içmiş bu ülkenin sakinleri, aynı anda üç işi birden yapmakla övünür. Onlar için uyku biraz zaman kaybıdır. Uzun saatler çalışmayı, sabahlamayı, çok çalışıp çok eğlenmeyi ama her şeyi “çok” yapmayı severler.

 

Bu arada bu ülkede yapılan her şeyin yüksek standartları vardır. Biraz kulak kabartırsak seslerini duyarız:

“Bir şeyi yapıyorsan en iyisini yapmalısın!” “Mükemmel olmalı, inovatif olmalı, ses getirmeli.”

“Ağzını açıp bir şey söyleyeceksen, o konuda çok birikimin olmalı, yoksa iyice öğren de gel.

“Biliyorsan da biraz daha oku araştır, fazla bilmekten zarar gelmez.”

Vasatlığın ve ortalamanın yeri yoktur onların dünyasında. Hep hazırlıklı olmalı, bir sonraki adımı düşünmeli ve planlı davranmalısın.

Yaşadıkları duyguları hissetmek için pek vakitleri yoktur. Mümkünse bir an önce “Çaresine bakalım, sonra da işimize bakalım” der tavırları.

“Mızmızlanmayı, bir durup soluklanmayı, sakince oturup ufka bakmayı falan sevmeyiz, vakit kaybı!”

“Üzgünsen, mutsuzsan, ‘mood’un düşükse’ de kalk spora falan git canım, endorfin salgıla, öyle mıymıy oturma karşımızda!” derler.

Devamlı adım atmaya, değiştirmeye, geliştirmeye çabalayan ve devamlı “bir şeyler yapmak lazım” diyen taraftır bu. Bir sürü metot, teknik, listeler, planlar programlar… Hep “daha iyisi”ni amaçlayan bir çaba ve devinim hali.

İster o gün keyifsiz hissetmek olsun, ister çözemedikleri bir problem olsun, her türlü şeyin ilacının “bir şeyler yapmak” olduğunu fısıldayan taraftakiler, belirsizlikten hoşlanmaz ve “düzelt bunu, düzelt bunu!” diye tepinip durur içimizde.

 

Bu tarafa kaptırırız kendimizi bazen. O kadar uzun süre, o kadar hızlı koşarız ki artık durmak fikri bile korkutucu gelir.

Diğer yandaki “Olmak ülkesi” ise sadece varolmanın, hayatla beraber onun ritmine uyarak akmanın değerini bilir. Her gün güneşin sıcaklığını yüzünde hissedip, derin nefesler alarak başlar güne. Önce etrafına bakınıp bir gülümser, sahip olduklarına şükreder. Yavaş yürüyüşlerden, gördüklerine selam vermekten, yolda durup çiçekleri koklamaktan hoşlanır.

Aynı anda üç şey yapmanın hem kendine hem de yaptığı şeylere haksızlık olduğunu düşünür.

“Bir şeyi yapıyorsam bütün dikkatim, enerjim, kalbim orada olmalıdır” der.

Uyandığı her günü o günün rüzgarına göre yaşar.

Bugün biraz hüzünlü hissediyorsa, demek ki bugün biraz hüzünlü olacaktır. İnsanın aynı günde bir sürü iklimden geçebileceğini bilir.

Bazen gözlerini kapatıp “Neden?” diye sorar, “Neden böyle hissediyorum?” “Bilmem gereken bir şey mi var?”

Bazen de sormaz.

İnsan olmanın dalgalanmak olduğunu bilir. Çok mutluyken, keyifliyken, gülerken nasıl nedenini sorgulamıyorsa hüznü, kederi üzüntüyü de sorgulamaz. Onlarla durur sadece. Seyreder. Derin nefesler alır.

Hissettiğini değiştirmeye, bastırmaya, “daha iyiye” dönüştürmeye çabalamaz. Olanı kabul eder. Ve seyreder.

Kendi halinde, insanlığın halini seyreder. Kendi dalgalarında uzak okyanusların dalgalarını, hiç tanımadığı, tanışmadığı insanların hallerini görür. Bütünün içinde kendini, kendi içinde bütün evreni görür.

O gün önüne her ne geldiyse onu konuk eder. Misafirliği bittiğinde her duygu, her düşünce, her keder gider.

Önemli olan misafir etmeyi bilmektir, incitmeden, örselemeden, itip kakmadan. “Sen niye geldin şimdi, işim gücüm vardı benim bir yığın!” demeden.

İçinden gelen seslere, bedenine kulak verir.

Bazen “bilmek” için çok okumak gerekmediğini bilir.

Hepimiz bu ülkelerin ikisine de aşinayız aslında. Yazarken anlaşıldığı üzere, bugün olmak ülkesinin misafiriyim. Yapmak ülkesini kötü gösterip belki biraz haksızlık ettim. Ama aslında iyi ya da kötü değil ikisi de.

Bize hep söylenen “Tutarlı ol evladım!”larda aslında sorun. Ya biri ya öteki olmakta.

“Birini savunacaksan oralı olacaksın arkadaşım, diğer ülkeye adım atamazsın!” diyen seslerde.

Her gününü muhteşem bir motivasyonla listelere tik atarak, oradan oraya koşturup bütün yıldızları toplayarak gitmen gerekmesinde sorun.

Ya da her gününü yüzünde munis bir gülümsemeyle, “pozitif düşüncelerle” mutlu mesut geçirmen gerekmesinde…

Problem gerçeküstü, insanüstü beklentilerde.

Her an devinen, değişen, halden hale giren insanın kendini bir limana demirleyip, ömrünü hiçbir dalgada sallanmadan, okyanusa açılmadan, karşı kıyıya geçmeden geçirmesi gerektiğine inanmakta.

Ve buna inandıranlarda.

Oysa zararı yok içimizden esen rüzgara göre yaşamanın. İlla bir ülkeye demir atıp diğerini taşlamanın. Hayat denen yolda maceralar çeşit çeşit…

Kendi dengemizi ararken, hayatın her döneminde ihtiyaçlarımız farklılık gösterebilir. Aslolan yapmak ve olmayı dengelemek, o kara parçalarının arasında rahatça gezinebilmektir.

Bunların hepsi insanlık halleri… Yapmak da olmak da bazen taş olup durmak da, ayağın takılıp düşmek de hikayenin bir parçası.

İçimizdeki hisler, kafamızdaki “-meli, -malı” kalıplara uymadığında, kendimizi falakaya çekmeyelim sevgili okur. Kavuşmayan kara parçalarına köprüler kuralım.

Dalgalanmak da durulmak da güzel.

Sevgiyle…

 

*Bayıldığım illüstrasyonlar Yaoyao Ma Van As’dan.

Diğer yazıları A. Cansu Kamar

Afifemin Çiçekleri

Çok değil daha bir yıl önce, hediye gelen orkideleri bile canlı tutamayıp...
Devamını Oku

2 Comments

  • Sanırım, bu iki ülke arasında köprüler inşa etmek, seyahat edebilmek adına atılan ilk adım. Farklı ülkelere seyahat edebilmek için daha da önemli olan şey, o ülkelerin lisanlarına hakim olmak ve bu da oranın sakinlerini dinlemek ile mümkün olabiliyor ancak. Dinledikçe dile olan hakimiyet artıyor, gelişen dil yetkinliği ölçüsünde onları ‘anlayabilmek’ mümkün oluyor ve anlamak da ‘anlayış’ geliştirebilmeyi kolaylaştırıyor. Yargılamadan, toplumsal özelliklerini teşkil eden sebepleri sorgulamadan onları ‘dinlemek’…

    .. ve galiba bu yapıcı içsel diyalog*, bizim gibi bu iki kültürün sentezi olan diğer insanları da yargılamaksızın, tüm benlikleriyle onları ‘anlayabilmek’ yetisini kazanabilmenin kapısını aralıyor.

    Öz ruhsal betim ile bu konuyu ele alışınız çok değerli gerçekten biz okurlar için. Teşekkürler Cansu Hanım.

    * Bu yazının kazandırdığı kavrayışla ‘monolog’ olamazdı artık o

    🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir